RÖPORTAJ HABERLERİ

Aydilge: “Kendi yoluma gidiyorum”

Aydilge: “Kendi yoluma gidiyorum”

Sevilen şarkıcı Aydilge, "Albümü kendi yolundan gidenlere hediye ediyorum…" diyor...

Akşam'dan Sibel Ateş Yengin'in röportajı...

“Kendi Yoluma Gidiyorum” albümünüzdeki tüm söz ve besteler size ait. Şarkı sözleri size kendilerini nasıl yazdırıyor?


Bu isimde bir albüm yapıp başkasının söz ve bestesini kullanmak çok tezat olurdu. Besteleyebilme ve yazabilme yeteneği bana bahşedildiği için her gün şükrediyorum. Olabildiğince temiz, şeffaf, duyarlı ve ön yargısız kalmaya çabalıyorum ki müzik ruhumdan daha kolay akabilsin. Ruhumu temiz tutmazsam, o ilahi kanalın tıkanacağına ve müziğin artık benim içimden akmaktan vazgeçeceğine inanıyorum. Ama asıl olan yeteneğim değil, müzik ve şiirin ta kendisi. Onlar sadece beni aracı olarak, bir enstrüman olarak kullanıyor.

Şarkı sözleri yazarken ilhamınızı nereden alırsınız?

Benim “bir yara kardeşliği” kurma hayalim var. Sanırım bu hayal bana büyük ilham sağlıyor. Yara kardeşliğinden kastım şu: Acı, yara aldığımızda değil, asıl yaralandığımızı kimse duymadığında başlıyor. Yani acımızın anlaşıldığını, paylaşıldığını hissetmek en büyük şifamız. Ben o yüzden bu şarkıları yazıyorum. İlham kaynağım da tüm bu yaralar ve o yaraları iyileştirmek için duyduğumuz arzu. Senin garipliğin, incinirliğin benden bir tepki istiyor. Benim acım senin tarafından duyulmak istiyor. Sorumluyuz işte hepimiz birbirimize. Korkmadan yaralarımızı gösterelim istiyorum... İnsan en çok yaralarından tanır birbirini, kardeşini, yarenini, benzerini. Yaşasın yara kardeşliği!

YARA KARDEŞLİĞİ

Bu albümün bir hikâyesi var mı?


“Başkalarının senin hakkında ne düşündükleri konusunda endişe duyduğun sürece, onlar senin sahibindir” der Neale Walsch. Gerçekten de el alemin bizim ne olup olmadığımızı söylemesine izin verdiğimiz, bizi onaylamaları için çırpındığımız sürece, ne kadar kendimiz olabiliriz? Oysa hayatın amacı, kendini keşfetmek, kendini bulmak değil mi? Hem sürekli onaylanma arayıp hem de kendimizi nasıl keşfedebiliriz ki? Her gün başkalarının istediği, toplumun onayladığı insan olmak adına kendimizi yok ediyoruz. Bunun neresi eğlenceli, neresi anlamlı? Hayat bir oyun alanı ama biz oynamıyoruz. Sadece oyalanıyoruz. Oysaki insanlar yaşlandıkları için oyun oynamayı bırakmaz, oyun oynamayı bıraktıkları için yaşlanırlar. Bu albüm kendi yolundan gidenlere, kendi oyununu kuranlara hediyem.

“Yaşamadığım aşkı şarkılarda yazıyorum. Ama bir gün o aşkı ben de bulacağım” demişsiniz yine bir röportajınızda. Aradığınız aşkı bulabildiniz mi?

“Sonsuz Sevgilim” şarkısını Utku Barış Andaç’a yaptım. Bundan iki sen önce Kiralık Aşk’ın çok sevilmesiyle beraber her gün turnede, yoldaydım. Ama aslında yapayalnızdım. Sahnede çok neşeli, hareketli olsam da otel odasına girdiğimde kendimi öyle tek başıma hissediyordum ki aşkı bulamayacağıma inanmaya başlamıştım. Sonra dedim ki yanlış insanları çekiyorsam hayatıma, belki sorun bendedir. Belki ben aşkı hak ettiğime inanmadığım için hatta kendimi yeterince sevmediğim için hayatıma bunu doğrulayan insanlar giriyordur. Zaten asıl marifet tek başına durabilmek hayatta. Âşık olduğun adam için bile eğilip bükülmeden kendi yoluna gitmek... Zaten o adam gerçek aşkınsa seni sen olduğun için sever. Ben güçlendikçe, kendimi sevdikçe, beni seven doğru insan da geldi...

Albümde müstakbel eşinize yazdığınız 'Sonsuz Sevgilim' şarkısı neyi anlatıyor?

Utku’yla ilk karşılaştığımız anda âşık olduk. Aslında o andan çok daha öncesinde âşık olduğumuza inanıyoruz. Daha önceki yaşamlarımızda da kesinlikle bir aradaydık. Bu yaşamda da birbirimizi bulduk. Bunu niye anlatıyorum biliyor musunuz aşktan vazgeçmeyin, aşka inancınızı sürdürün diye... 

Siz atarlı giderli aşk şarkılarına da hep mesafeli duruyorsunuz.

Aşk şarkılarında genellikle “terk edildim, mahvoldum, bana nasıl kıydın” temalı arabesk bir ruh hakim. Ya da, canına okuyacağım, bak sana neler edeceğim şeklinde bir mahalle ağzı... Bu aşk değil ki, bu ego savaşı. İnsanların duygularının sömürülmesinden ve satış kaygısıyla aşkı kötüye kullanan şarkılardan hoşlanmıyorum. Benim anlattığım aşk, insanın yarasıyla beresiyle sahiplendiği bir aşk... Her şeyimiz ego olmuş, aşk bari hesapsız kitapsız yaşanabilsin. Geçmişin hayaletleri olmadan, kim kimi daha çok seviyor’lardan, çok seversem kaçar mı’lardan uzakta, delice, soluksuzca yaşanabilsin istiyorum.

KÜÇÜK YAŞTA EVLENDİRİLEN KIZLAR!

Birkaç gün önce konserinize siyah gelinlikle çıktınız. Sebebini biliyoruz ama okuyucularımız için anlatır mısınız?


Anneler günüydü o gün ve ben klasik bir şekilde anneler gününü kutlamak yerine çoğu zaman göz ardı edilen bir meseleye dikkat çekmek istedim. Küçük yaşta evlendirilen ve anne olmak zorunda bırakılan kız çocuklarına... “Onların da anneler gününü kutlamaya içimiz el veriyor mu?” diye sordum. Düşününki 11 yaşındasınız, 50 yaşındaki bir adamla evlendiriliyorsunuz. Daha doğrusu öz babanız tarafından birkaç Cumhuriyet altını karşılığında 50 yaşındaki bir adama satılıyorsunuz. Her gece biri beni kurtarsın diye ağlayarak tecavüze uğruyorsunuz. 14 yaşında da anne oluyorsunuz. Daha kendiniz çocukken başka bir çocuğa can veriyorsunuz. Sonra canınızı da veriyorsunuz çünkü üçüncü çocuğu doğururken bedeniniz dayanamıyor ve ölüyorsunuz. Ülkemiz çocuk yaşta evlilikler konusunda dünyada ilk 5’te. Avrupa’da birinci sıradayız. Aileler bir de düğün yapıyorlar. Bu ne demek biliyor musunuz? Toplumun tecavüzü törenle, eğlenceyle kutlaması demek.

İNSANIN KENDİNİ MUTLU ETMESİ EN BÜYÜK İBADET

“En büyük ibadet insanın kendisini mutlu etmeye adaması” demişsiniz röportajınızda, sizi neler mutlu etmeye yeter?


Evet insanın kendini mutlu etmesi çok büyük bir ibadet bence. Çünkü yaratıcıya en büyük teşekkürü bu şekilde edebiliriz. Bize emanet ettiği ruhumuzu ve bedenimizi mutlu ederek, kendimize sahip çıkarak... Zaten ancak bu şekilde başkalarına da hizmet edebiliriz. Ancak en önemli nokta şu ki başkalarını mutlu edeceğiz diye, kendimize ihanet etmememiz lazım. 'Başkalarına “evet” derken, kendinize “hayır” demediğinizden emin olun' diyor Paulo Coelho. Kendimize hayır diye diye ruhumuzu öldürüyoruz. Toplumda bir yer edinme, kabul görme baskısı ve tepemize inen roller, bizi biz olmaktan çıkarıyor. İşe, güce, ona, buna geç kalmayayım derken, en önemli şeye, kendimize geç kalıyoruz. Hayallerimize ve gerçek arzularımıza... Hatta iyi yaşamak için o kadar çok çalışıyoruz ki, aşırı çalışmaktan ölüyoruz.

KALP KASLARIMIZI GELİŞTİRMEK İÇİN…

Mutsuzluktan ya da depresif ruh halinden çıkma formülünüz nedir?


Bakış açımı değiştirdim yıllar önce. Artık stresli zamanları sadece mutsuzlukla özdeşleştirmiyorum. Stresli zamanlar, aslında büyüme zamanının, konfor alanından çıkma zamanın geldiğinin işaretidir. Nasıl ki tüm ağrılar, aslında bizi hastalıkların ilerlemesinden koruyan sinyallerse, zorlu ve stresli zamanlar da bizi daha iyi bir versiyonumuza dönüştürecek olan birer vesiledir aslında. Yani kalp kaslarımızı geliştirmemiz için ideal bir antrenman salonudur hayat.

HUZURSUZLUK DAHA İYİSİNİ DAHA GÜZELİNİ ARTIRIR

Açıkçası başta bize meydan okuyan o zorluklar üzerinden gelişiyor kalbimiz... Büyümemize neden olan şey, kendimizi rahatsız hissetmemizdir. Bize yeniyi, daha iyisini, güzelini arattıran, içimizdeki huzursuzluk. Zorluklar altında ezilmek mi, yoksa onları büyümek için kullanabileceğimiz birer araç olarak görmek mi? İşte o kısım de bizim seçimimize bağlı.
  • Bu Haberi